manifesto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
manifesto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Redstocking Manifesto-KızılÇoraplar Manifestosu

1969’da kurulan Kızılçoraplar, kısa ömürlü radikal feminist bir örgüttü. Kızılçoraplar adı, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılda eğitimli kadınlar için kullanılan pejoratfk bir sözcük olan “maviçoraplar” ile, radikal ve sosyalist köklere sahip gruplar için kullanılan kızıl sözcüğünü birleştirir.
I-Bireysel ve başlangıç düzeyindeki siyasi mücadele yüzyıllarından sonra, kadınlar erkek egemenliğinden nihai kurtuluşlarını elde etmek için birleşiyorlar. Kızılçoraplar, bu birliği inşa etmeye ve özgürlüğümüzü kazanmaya adanmıştır.
II-Kadınlar, ezilen [oppressed] bir sınıftır. Bizim ezilmişliğimiz bütüncüldür, hayatlarımızın her yönünü etkiler. Bizler, cinsel objeler, besleyiciler, ev içi hizmetçiler ve ucuz emek olarak sömürülüyoruz. Bizler tek amaçları erkeklerin hayatlarını iyileştirmek olan aşağı varlıklar olarak düşünülüyoruz. Bizim insanlığımız inkar edilmiştir. Bizim önceden belirlen davranışımız, fiziksel şiddet tehdidiyle zorla yaptırılmıştır. Çünkü biz, bizi ezenlerle, birbirimizden izole edilmiş biçimde öylesine samimi yaşadık ki, kişisel olarak gördüğümüz zararı siyasi bir durum olarak görmemiz engellendi. Bu, bir kadının erkeğiyle ilişkisinin iki ayrı kişilik arasındaki etkileşim meselesi olduğu ve bunun bireysel olarak çözülebileceği yanılsamasını yaratır.Gerçekte, her bu tip ilişki bir sınıf ilişkisidir, bireyler olarak erkekler ve kadınlar arasındaki çelişkiler siyasi çelişkilerdir ve yalnızca kolektif olarak çözülebilirler.
III- Ezilmemizin aktörlerini erkekler olarak tanımlıyoruz. Erkek egemenliği, en eski, en temel tahakküm biçimidir. Sömürü ve baskının diğer bütünm biçimleri (ırkçılık, kapitalizm, emperyalizm, vb) erkek egemenliğinin türevleridir: erkekler kadınları tahakküm altına alır, bir kaç erkek geri kalanı baskı altında tutar. Tarih boyunca bütün iktidar yapıları erkek-egemen ve eril kökenli olmuştur. Erkekler bütün siyasi, ekonomik ve kültürel kurumları kontrol etmişler ve bu kontrolü fiziki güçle desteklemişlerdir. İktidarlarını kadınları aşağı bir konumda tutmak için kullanmışlardır. Bütün erkekler, erkek egemenliğinden ekonomik, cinsel ve psikolojik fayda sağlarlar. Bütün erkekler kadınları ezmiştir.
IV- Sorumluluğu erkeklerden alıp kurumlara ve kadınların kendisine yüklemek için çalışmalar yapılmıştır. Bu argümanların bahane olduğunu açığa vuruyoruz. Kurumlar tek başına kadınları ezmez; kurumlar sadece ezenlerin araçlarıdır. Kurumları suçlamak, erkekler ve kadınların eşit derecede haksızlığa uğradığı anlamına gelir, erkeklerin kadınların bastırılmışlığından faydalandıkları gerçeğini gizler ve erkeklere onların ezenler olmaya zorlandıkları bahanesini sağlar. Aksine, her erkek, başka bir erkek tarafından kendisine kadın gibi davranılmasını istemek kaydıyla bu üstün konumundan vazgeçmekte özgürdür. Bizler ayrıca kadınların kendi ezilmişliklerine rıza gösterdiklerini veya bundan sorumlu olduklarını da reddediyoruz. Kadınların boyun eğişi beyin yıkamanın, aptallığın ya da akıl hastalığının değil, erkeklerin sürekli ve hergün uyguladıkları baskının sonucudur. Biz kadınlar kendimizi değiştirmeye ihtiyaç duymuyoruz, erkekleri değiştirmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bütün bunların arasında en iftiracı bahane kadınların erkekleri ezebileceğidir. Bu aldatmacanın temeli, bireysel ilişkilerin siyasi bağlamlarından koparılmış olması ve erkeklerin kendi ayrıcalıklarına yönelik her meşru karşı çıkışı zulüm olarak görme eğilimleridir.
V-Biz kişisel deneyimimizi ve bu deneyime dair duygularımızı ortak durumumuzun analizi için temel olarak alıyoruz. Var olan ideolojilere güvenemeyiz çünkü onların hepsi erkeği üstün tutan kültürün ürünü. Her genellemeyi sorguluyoruz ve deneyimizce doğrulanmayan hiçbirini kabul etmiyoruz. Şu anda bizim birinci görevimiz, deneyim paylaşarak ve bütün kurumlarımızın cinsiyetçi altyapısını açığa vurarak kadın sınıf bilincini geliştirmektir. Bilinç-yükseltme, bireysel çözümlerin var olduğu anlamına gelen ve yanlış bir biçimde erkek-kadın ilişkisinin bütünüyle kişisel olduğunu varsayan, “terapi” değil onun aracılığıyla özgürlük programımızın yaşamlarımızın somut gerçeğine dayandığını garantileyebildiğimiz biricik yöntemdir. Sınıf bilincini yükseltmenin birinci koşulu, özelde ve kamusalda, kendimize ve diğer kadınlara karşı dürüst olmaktır.
VI. Biz kendimizi bütün kadınlarla özdeşleştiriyoruz. En önemli çıkarımızı, en yoksul, en çok zalimce sömürülen kadınınki olarak tanımlıyoruz. Bizi diğer kadınlardan ayıran ekonomik, ırksal, eğitimsal ya da statüye bağlı bütün ayrıcalıkları reddediyoruz. Diğer kadınlara yükleyeceğimiz her türlü ön yargıyı fark etmeye ve yok etmeye kararlıyız. İçsel demokrasiye ulaşmaya kendimizi adamış durumdayız. Hareketimize katılan her kadının katılım için eşit şansa sahip olmasını, sorumluluk almasını ve kendi siyasi potansiyelini geliştirmesini sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağız.
VII- Bütün kızkardeşlerimizi mücadelede bizimle birleşmeye çağırıyoruz. Bütün erkekleri, erkeklik ayrıcalıklarından vazgeçmeye ve insanlığın ve kendilerinin yararına kadınların özgürlük hareketini desteklemeye çağırıyoruz. Özgürlük mücadelesinde, biz daima kadınları ezenlere karşı kadınların tarafında olacağız. Neyin “devrimci” neyin “reformist” olduğunu değil yalnızca kadınlar için neyin iyi olduğunu soracağız. Bireysel çekişmelerin zamanı geçti. Bu kez hepimiz beraber yürüdüğümüz yolumuzda gidiyoruz. 7 Temmuz 1969

Devamını okuyun...>>

Fotoakbaba Manifestosu

“Auschwits’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır”
t. Adorno

Fotoğrafın 19 ağustos 1839 tarihinde Fransa Bilimler Akademisi tarafından "yeni bir keşif" denilerek dünyaya ilan edilmesinden bugüne geçen 1.5 asırlık süre boyunca insanlığın görsel hafızasına milyonlarca kare fotoğraf, fotoğrafçılar tarafından çekildi ve sunuldu.

Sunulmuş olan milyonlarca kare fotoğraftan geriye kalansa şu an, şimdi hatırladıklarımızdan ötesi değil. İşte bu grubu bir araya getiren de belleğimize yer etmiş bir avuç fotoğraftan başkası değil; Nick ut'ın napalm bombasından kaçan kız çocuğu, Cappa'nın vurulan cumhuriyetçisi, Rodchenko'nun insan yüzleri, Salgado'nun işçileri, Economopoulos'un kaosu, James Nachtvvey'in şiddeti ve bu fotoğraflardaki katıksız tavır bizi bir noktada birleştirdi. Şimdi kekeme zamanlardayız, taraf olmanın saçma olduğunu söylüyor gazeteler, eğer ille taraf olunacaksa aynadaki suretinin tarafını tutmayı pikselli yor televizyon, aynı anı ve aynı mekanı paylaşabiliyor gerçek ile sahte; kaldırımın kenarındaki yoksulluk kadar midemizi kaldırmıyor yaşanan, görmüyoruz, sımsıkı kapanmış gözlerin arkasında bencilliğin katıksız mutluluğunu yaşıyor bir evi, bir arabası olanlar, insanın yaşama eyleminin kendisi yani en basitinden yemek yemesi, barınabilmesi, sevişmesi, çocuklarını büyütebilmesi, bunların artık ödenmesi gereken bir bedeli var ve bu bedel yaşadığımız şu an tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şiddetin altında eziliyor. Bağdat'a yağan tonlarca metalin yarattığı şiddet ile bu ülkenin sokaklarında saatlerce kağıt ve ne ironiktir metal toplayan insanların yaşadığı şiddetin tek farkı yoğunluğu, burada aç bırakılanlar, orada topluca öldürülüp geriye kalanlara da nasıl yaşamaları gerektiği dikte ettirilenler, ve hepsinin ortasında buna karşı yola düşenler. "Hepimiz bir halkız, hepimiz sonuçta insanız" diyen Salgado, fotoğrafçının tarafını da imliyor. Bizi birleştiren noktanın imlediği taraf, insanlığın tarafı ve taraf olmanın zorunlu gerekirliliği tüm bu barbarlığın ortasında elden ne geliyorsa onu yapmaktır.
fotoAkbAbA

Devamını okuyun...>>

Yeni Gerçekçilik Manifestosu

İtalyan filmciliği başarısını içtenliğine borçludur. Siz; bayanlar, baylar, böylesine bir içkenlikten korktuğunuz için, doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden (evet güneyden de) yükselen sinemamızı övücü seslere kulaklarınızı tıkıyorsunuz. İtalyan sinemasını, vatanını az seven, hatta sevmeyen bir sinema diye tanımlayarak, işin aslını bilmeyenlerin fikirlerini bulandırıyorsunuz. İtalyan sineması fakirliğimizi konu edinmiş kendine. Oysa ulusumuzun büyüklüğünü belirtmesi gerekir, diyorsunuz siz.
Güneşi, gökyüzünü, denizi, kişileri, kentleri rüzgâra kapılmış bayraklar kadar keyifli gösterecek bir sinema özlüyorsunuz. Adına da iyimser sinema diyorsunuz bu sinemanın. İyimser sanıyorsunuz kendinizi (Oysa hiç de iyimser değilsiniz. Konuşmamın sonunda kanıtlayacağım bunu.). Öbür sinemaya da kötümser sinema diyorsunuz. Perdeye halkı getirdiği için. Halkın bitip tükenmek bilmeyen gereksinmelerini perdede görmekten fazla hoşlanmıyorsunuz. Perde bu gereksinmeleri tarlalarda, ıslak odalarda, fabrikalarda dile getiriyor. Bir trenin önünde iki kişinin, sanki ömür boyunca birbirlerinden ayrılmayacakmışçasına çene çalışlarını gösteriyor ilkin. Ardından bir de bakıyorsunuz ki, adamlardan biri, birinci mevkiye yönelmiş, öbürü de üçüncüye. Bilinci, sanıldığından çok daha kuvvetli olan halk, tiyatronun, edebiyatın, resmin kapılarına, dayanmıştır artık. Sinema da kendisine ancak hoş geldin diyebilir.

Halk öğesi İtalyan sinemasının en etkili sözcüsüdür. İtalyan sinemasını bu sözcüden edecek olursanız, mezarını kazmış olursunuz sinemamızın. İki yıla kalmaz, İtalyan sineması ortadan silinir, gider. Yabancı ülkelere portakaldan başka bir şey yollayamayacak duruma düşeriz. (Portakalgillere bir düşmanlığım var, sanmayın sakın. Portakalı da, Verga, Pirandello gibi yazarlar yetiştirmiş ve en önemlisi, Yer Sarsılıyor (La terra trema) gibi bir: film vermiş olan Sicilya’yı da çok severim.) Demek istediğim başka. Bu ilginç konular bir yana bırakılacak olursa, İtalyan sineması, kimseyi ilgilendirmez. Başka ülkelerin filmleri ile boy ölçüşecek gücü kalmaz.

İtalyan sinemasını gerçeğe doğru yönelmiş yolundan çevirmeye kalkmak bir cinayettir.
Sinemamızın yöneldiği gerçek, hem nicelik, hem de nitelik yönünden, ezilenlerin İtalyansının gerçekleridir.

Bir vakitler, akşam olunca sokaklardan çığırtkanlar geçer, “saat dokuz, günün birinde öleceğinizi aklınızdan çıkartmayın” diye bağırırlarmış. Günümüz çığırtkanlarının “saat on bir, İtalya’da okuyup yazma bilmeyenlerin sayısını bilen var mı?” diye, “gece yarısı oldu, Po deltası halkının dertlerinden haber var mı?” diye bağırmaları gerekir. Filmlerimizin işlediği konular, nedense bir korku doğuruyor sizde. İnsanoğlunun dertlerini, başka insanlar yüzünden çektiklerini perde de görünce koltuklarınızda doğrulup, yalanlamaya çalışıyorsunuz gördüklerinizi. Benliğinizi kaplayan korku, İtalya’da (daha doğrusu bütün ülkelerde) halka en uzak kalmış kitapların başında yer alan İncil’i okurken duyduğunuz korkunun, bir benzeri bence.

Konularımıza düşmanlığımızın nedeni, belki de, perdeye yansıyan gerçeklerin, başka seyircileri, lâf ebeliğinden uzak, olumlu bir yapıcılığa ittiğini kavrayamayışınızdır. Yabancılar filmlerimize verdikleri armağanları, halkımızın, günümüzün zor koşullarına karşı koymadaki yürekliliğine yöneltiyorlar her şeyden önce. Filmlerimizi gören yabancılar, sizin korktuğunuz gibi “a ne fakir halk” sonucuna varmıyorlar. Bambaşka şeyler düşünüyorlar. İşte, gerçek durumunu yakından öğrenmek isteyen bir halk, diyorlar. İşte, hayata büyük güveni olan, hayatın düşüne değil, gerçeğine bağlanan bir halk, diyorlar. Yeni-gerçekçilik başarısını, İtalyan gerçeği içinde böyle adım, adım ilerleyişine borçludur. İtalya’da insanlar ve olaylar, öylesine üstünde o kadar yoğunlaşmışlardır ki, bunları bir yana bırakıp, kafamızda başka şeyler yaratmaya kalkmak, en azından saygısızlık olur.

Söze başlarken, aslında iyimser olmadığınızı belirtmiştim. Siz, kişinin gücüne pek inanmazsınız. Gerçeğin kişiden saklanması gerektiğini, çünkü kişinin gerçeğe dayanamayacağını ileri sürersiniz. Öte yandan, bir filmin seyircide, azıcık bir burukluk duygusu bile bırakmaması gerektiği düşüncesinin de öncülüğünü yaparsınız. Sinemadan çıkıp da evinize dönünce, sabaha kadar deliksiz uyumak istersiniz. Gerçek ve doğal bir uygarlık öğesi niteliği taşıyan sinemanın, bir eğlence, bir ticaret aracı olmaktan kurtularak, kültür alanına adım atışı sizi ilgilendirmez hiç. Sizin için önemli olan deliksiz uykudur. Filmde bir fakir, bir işsiz, başı dertte bir suçsuz varsa, istersiniz ki senaryo yazarı ile yönetmen, bunların derdine film bitmeden önce bir çare bul unlar. Sinemaya girerken ödediğiniz iki yüz liretin karşılığında, eğlenmek, heyecanlanmak, işsizlere iş bulmak, suçsuzları kurtarmak, hatta toplumsal sorunları çözmek istersiniz. Kendinizi iyimser sanmanızın nedeni bu işte.

Siz ne derseniz deyin, kötümser diye adlandırdığınız İtalyan filmleri dünyanın dört bir bucağında ilgi ile karşılanıyorlar. Avustralya’da, Japonya’da, Meksika’da, İspanya’da seyirciler bizi bu filmlerden öğreniyorlar. Gerçekleri böylesine açık bir şekilde ortaya döktüğümüzü gördükçe, savaştan bazı dersler alabildiğimizi anlıyorlar. Kendilerinden görenek ve gelenek bakımından ayrılmakla birlikte, kendi kötülüklerimizi deşerken, yeryüzünün çeşitli ülkelerine ortak kötülüklere de didindiğimizi, daha iyi bir dünyaya ulaşabilmek için gerekli ortak acıları, ortak umutları ortaya çıkarttığımızı görüyorlar.

Kötümser olduğu gerekçesi ile yıkmak, hiç değilse “yanlışlarını düzeltmek” istediğiniz İtalyan sineması, çağımızın karanlıklarına aydınlık getirmiş bir sinema okuludur.

Cesare Zavattini




Devamını okuyun...>>

Rus Fütürist Manifestosu-1912 "Genel Beğeniye Tokat"

Biz, çağımızın yüzüyüz. Çağımızın av borusu, sözcükler sanatında bizimle ses veriyor.
Geçmiş daracıktır. Akademi ve Puşkin, hiyerogliflerden daha anlaşılmazdır.
Puşkin'i, Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, vb.'ni, çağdaşlık gemisinin bordasından fırlatıp atmak gerekir.
İlk aşkı unutmayan, sonuncusunu da yaşayamaz.
Kim, son aşkını, güven içinde, Balmont'un ıtırlı baştan çıkarıcılıklarına götürür? Acaba bugünün yağız ruhunu yansıtanlar onlar mı?
Hangi, alçak, cengaver Briusov'un siyah frankındaki kağıttan zırhı yırtmaktan korkacak? Sakın bilinmez güzellikleri yansıtıyor olmasın.
Sayısız Leonid Andreev'lerin yazdığı kitapların pis sümüklerine değen ellerinizi yıkayın.
Bütün bu Maksim Gorki, Kuprin, Blok, Sologub, Remizov, Averçenko, Çerny, Kuzmin ve Bunin'lerin ve benzerlerinin, ırmak kıyısında bir evden başka şeye gereksinimleri yok. Kaderin, terzilere layık gördüğü ödüldür bu.
Bunların hiçliğini, gökdelenlerin tepesinden seyrediyoruz.
Şairlerin şu haklarını kutsamayı buyuruyoruz:
1-Sözcükler ve keyfe bağlı üertimle (Yenilik-sözcük), söz dağarcığını oylum olarak büyütmek.
2-Şairlerin, kendilerinden önceki dile, önüne geçilmez bir kin duymaları.
3-Sizin, beş paralık bir şan şöhretin çalı çırpı süpürgelerinden yaptığınız çelengi, iğrenerek başlarından çıkarmaları.
4-Bir ıslık ve kızgınlık denizinin ortasında, ''biz'' sözcüğünün kayasına tutunmaları.
Ve şimdilik, şiirlerimiz Siz'in ''Sağduyunu''nuzun ve ''Sağbeni''nizin pis damgasını taşısa da, bu şiirlerde, Özgeçerliliğini (özerkliği) olan Söz'ün Gelecek Yeni Güzelliği'nin Şimşekleri, ilk olarak daha şimdiden titreşmektedir.

D.Burliuk, Aleksandr Krutçenykh, V.Mayakovski, V.Hlebnikov

Aralık 1912, Moskova



Devamını okuyun...>>

Jonas Mekas’tan Sinemanın 100 Yılı Karşıtı Manifesto

“Hepinizin iyi bildiği gibi bu dünyayı ve üzerindeki her şeyi yaratan Tanrıydı. Ve tüm bunların harika olduğunu düşünüyordu. Tüm ressamlar, şairler ve müzisyenler yaradılışı şarkılarla kutluyorlardı ve her şey yolundaydı. Ama gerçek değildi. Bir şeyler eksikti. O yüzden yüz yıl kadar önce Tanrı sinema kamerasını yaratmaya karar verdi. Ve bunu yaptı da. Sonra bir yönetmen yarattı dedi ki ‘işte sana sinema kamerası diye bir alet. Şimdi git, film çek, yaradılışın ve insan ruhunun düşlerinin güzelliğini kutla ve bunun tadını çıkar.’

Ama şeytan bundan hiç hoşlanmadı. Bu yüzden kameranın önüne bir torba dolusu para koydu ve yönetmenlere şöyle dedi ‘bu aletle para kazanabilecekken neden dünyanın güzelliğini ve ruhunu kutlamak istiyorsunuz ki?’ Ve, ister inanın ister inanmayın, tüm yönetmenler para torbasının peşine düştüler. Tanrı bir hata yaptığını fark etti. Yirmi beş yıl kadar sonra, hatasını düzeltmek üzere bağımsız avant-garde yönetmenleri yarattı ve şöyle dedi, ‘İşte size kamera. Alın onu, dünyaya gidin ve tüm yaradılışın güzelliğinin şarkılarını söyleyin ve bunun tadını çıkarın. Ama bunu yaparken zor zamanlar geçireceksiniz, ve bu aletle hiçbir zaman para kazanamayacaksınız.’

İşte böyle konuştu Tanrı Viking Eggeling, Germaine Dulac, Jean Epstein, Fernand Leger, Dmitri Kirsanoff, Marcel Duchamp, Hans Richter, Luis Bunuel, Man Ray, Cavalcanti, Jean Cocteau, Maya Deren, Sidney Peterson, Kenneth Anger, Gregory Markopoulos, Stan Brakhage, Marie Menken, Bruce Baillie, Francis Lee, Harry Smith, Jack Smith, Ken Jacobs, Ernie Gehr, Ron Rice,
Michael Snow, Joseph Cornell, Peter Kubelka, Hollis Frampton, Barbara Rubin, Paul Sharits, Robert Beavers, Christopher McLain, Kurt Kren, Robert Breer, Dore O, Isidore Isou, Antonio De Bernardi, Maurice Lemaitre, Bruce Conner, Klaus Wyborny, Boris Lehman, Bruce Elder, Taka Iimura, Abigail Child, Andrew Noren ve pek çok diğeri ile. Dünyanın dört köşesinden pek çok yönetmenle. Onlar da Bolex’lerini, 8mm’lerini ve Super-8 kameralarını alıp bu dünyanın güzelliklerini ve insan ruhunun karmaşık maceralarını filme almaya başladılar, üstelik bundan
büyük bir keyif aldılar. Filmler hiç para getirmedi ve işe yarar bir amaca da hizmet etmedi.

Dünyanyn dört bir köşesindeki müzeler sinemanın yüzüncü doğum gününü kutluyorlar, bu onlara sinemanın yaptığı yüz milyonlarca dolara mal oluyor, Hollywoodlarına deli oluyorlar. Ama avant-garde’lardan ya da sinemamızın bağımsızlarından bahseden yok.
Dünyanın pek çok yerindeki müzelerin, arşivlerin ve sinemateklerin broşürlerini, programlarını gördüm. Hepsi de “biz sizin sinemanızla ilgilenmiyoruz” diyor. Büyüklüğün, görkemin, yüz milyonluk film yapımlarının devrinde ben insan ruhunun o ince ve ufak, küçük ve görünmez işlerinden konuşmak istiyorum, öyle ki bu işler açık ışık altında kaldıklarında ölürler. Sinemanın küçük formlarını kutlamak istiyorum, lirik formu, şiiri, suluboyaları, etüdü, karalamaları, portreyi, arabeski ve küçük 8mm şarkıları. Herkesin başarılı olup satış yapmak istediği bu
zamanda, ben görünmezin, para ve ekmek getirmeyen güncel tarih, sanat tarihi ya da herhangi başka bir tarih yazmayan kişisel şeylerin peşine düşen, sosyal ve günlük olanı kucaklayanları kutlamak istiyorum. Ben birbirimiz için, birer dost olarak yaptığımız sanatın tarafındayım.

Bilgi otoyolunun tam ortasında duruyorum ve gülüyorum, çünkü Çin’de bir yerlerdeki bir çiçeğin üzerindeki bir kelebek az önce kanatlarını çırptı, ve ben tüm tarihin, kültürün bu kanat çırpışı yüzünden şiddetle değişeceğini biliyorum. Çalışmakta olan bir Super-8 milimetre kamera az önce bir yerlerde ufak bir ses çıkardı, New York’un aşağı doğu yakasında bir yerlerde, ve dünya bir daha asla aynı olmayacak.

Sinemanın gerçek tarihi görünmez bir tarihtir. Bir araya gelen, sevdikleri işi yapan dostların tarihi. Bizim için sinema, projektörün her çalışmaya başlarken çıkardığı sesle, kameralarımızın her çalışmaya başlamasıyla başlar. Kameralarymızın çalışmaya başlarken çıkardıkları sesle, kalplerimiz dostlarımıza doğru sıçrar.”

Jonas Mekas
11 Şubat 1996
Amerikan Merkezi, Paris

Devamını okuyun...>>

Situasyonist Enternasyonal (International Situationist ) Manifesto 1960

Varolan çerçeve, teknolojinin karşı konulamayan gelişimi ve bunun toplumsal yaşamımızdaki anlamsız olası kullanımlarının [yarattığı] hoşnutsuzlukla birlikte, gün be gün artan yeni beşerî kuvveti boyunduruk altına alamaz. Bu toplumdaki yabancılaşma ve tahakküm, bir kısım değişkenler arasında dağıtılamaz; lakin yine aynı toplumun kendi içinde, hep birlikte reddedilebilir yalnızca. Bugünkü çok-biçimli krizin devrimci çözümüne kadar tüm gerçek ilerleme açıkça askıya alınmıştır.


Gerçekten de [özgün bir şekilde] "üretimi, üreticilerin özgür ve eşit birliği temelinde yeniden örgütleyen" bir toplumdaki yaşamın örgütsel perspektifleri nelerdir?

Çalışma, bireye nihayetinde tam bir özgürlük veren yaşamsal maddelerin sosyalizasyonu ve üretimin otomasyonu aracılığıyla dış bir ihtiyaca indirgenebilir. Böylelikle, tüm ekonomik sorumluluklardan, öteki insanlara ve geçmişteki dair tüm sorumluluklarından ve borçlarından azat edilerek insanlık, borçlu iş ölçüsüne indirgenmesi imkânsız olduğu için parayla ölçülemez yeni bir artı-değer çıkaracaktır.

Herkesin ve her bir kimsenin özgürlüğünün garantisi, özgürce inşa edilen yaşamın, oyunun değerinde bulunmaktadır. Bu oyunsal (karnavalsal) zeminin yeniden yaratımının uygulaması, insanın insan tarafından sömürülmesinin son bulmasıyla güvence altına alınan yegane eşitlik çerçevesidir. Oyunun özgürleşmesi, yaratıcı özerkliği, dayatılan çalışma ve zevk arasındaki eski (ancient) işbölümünün yerini alacaktır.
Kilise zaten popüler şenliklerde ihtiva edilen ilkel gülünç yönelimleri baskı altında tutmak için sözde cadıları yakmıştı.
Katılımı olmayan, yalancı, berbat oyunlar üreten, halihazırdaki egemen toplumda gerçek sanatsal bir etkinlik, bir suç olarak sınıflandırılır. Bu, yarı gizli bir durumdur. Skandal şekline bürünerek ortaya çıkar.
Peki, durum ne kadar gerçektir?
Daha çok insan varlığınca kışkırtılan daha iyi bir oyunun gerçekliğidir. Bütün ülkelerin devrimci oyuncuları, gündelik hayatın tarih öncesinden ortaya çıkışını başlatmak üzere Sitüasyonist Enternasyonal'de birleşebilirler. Bu nedenle, şu anda var olan sendikal, politik örgütlenmelerden bağımsız, yeni kültürün üreticilerinin özerk bir organizasyonunu tavsiye etmekteyiz. İlk halk hareketi, öncü deneysel aşamasını bu organizasyona bıraktığı anda, bizim atfettiğimiz en acil hedef UNESCO'nun ele geçirilmesidir. Bu durum dünya çapında birleştirilince, sanatın ve tüm kültürün bürokratizasyonu, geçmişin yeniden üretimi ve eklektik konuşma temelinde dünyada var olan sosyal-sistemlerin derin ilişkilerarasılığını açığa vuran yeni bir olgudur.

Bu yeni koşullara, devrimci sanatçıların müdahalesi, yeni bir eylem türü olmalıdır. Tek bir yapı içerisinden yönlendirilen kültürün bu yönetimsel yoğunlaşması, komplocu ele geçirmeyi tercih ettiği için, onun tam kendi varlığı da darbe yoluyla ele geçirilebilir. Ve kurum, bizim yıkıcı perspektifimiz dışında herhangi bir anlamlı kullanımdan yoksun olduğu için, bu aygıtın ele geçirilmesini çağdaşlarımız önünde meşru görüyoruz. Ve onu ele geçireceğiz.

Art arda gelen taleplerin açığa kavuşturulmasında en önemli olduğunu kanıtlayan işi çabucak yürüteceğimizden emin olduğumuz için, UNESCO'yu kısa bir süreliğine de olsa ele geçirmemiz gerekli.

Yeni kültürün ilkesel karakteristiği ne olabilir? Ve eski sanat ile nasıl karşılaştırılabilir?

* Gösteriye katılmış olana karşıt olarak, gerçekçi Sitüasyonist kültür, tam/total katılımı önerir.

* Belirli bir zamana hapsedilmiş sanata karşıt olarak, doğrudan yaşanılan anın örgütlenmesini içerir.

* Özelleş(tiril)en sanata karşıt olarak, her an bütün bir halde kullanılabilir eylemleri içinde taşıyan küresel bir uygulamayı içerir.

Doğal olarak bu, şüphesiz ki anonim olan kolektif üretime meyilli olacaktır (en azından emeğin artık metalaşmaması ölçüsünde, bu kültür arkasında izler bırakma gereğinin hakimiyetinde olmayacaktır).

Bu deneyimin asgari önerileri bütün yaşanılabilir gezegenlere genişletilebilir olan ve bütün gezegeni kaplayabilecek ölçüde birleşik, dinamik bir kentleşme ve davranışta bir devrim olacak.

Tek yanlı sanatın aksine, sitüasyonist kültür bir diyalog, bir etkileşim sanatı olacak.

Bugün görülebilen bütün kültürlerin sanatçıları toplumdan tamamıyla kopmuşlardır. Tıpkı rekabet dolayısıyla birbirlerinden ayrıldıkları gibi. Fakat kapitalizmin bu kör düğümüyle yüz yüze kalınınca, sanat da esas olarak bunun karşılığında tek yanlı kalmıştır. İlkelliğin (primitizm) bu kapalı alanı, tamamlanmış bütünlüklü bir iletişimle alt edilmeli ve yerine konmalıdır.

İleri bir aşamada herkes, - mesela, ayrılmaz bir biçimde total kültür yaratımının üreticileri/tüketicileri olarak- yeniliğin çizgisel kriterinin hızlı bir şekilde çözülmesine yardımcı olacak olanlar birer sanatçı olacak. Herkes yönelimlerin, deneyimlerin çok yönlü patlamasıyla ya da radikal olarak farklı 'okullarla' art arda olmayan, fakat anında olan durumlarla birlikte, konuşmak üzere bir sitüasyonist olacak.

Biz zanaatların tarihsel olarak sonuncusu olacak olanı takdim edeceğiz. Amatör-profesyonel sitüasyonist'in rolü -uzmanlık karşıtı olarak- yine, herkes kendi yaşamlarının inşasına iliştirilmeyen sanatçılar anlamında bir sanatçı olduğu zaman, ekonomik ve zihinsel bolluk noktasına değin uzmanlaşmadır. Fakat tarihin son zanaatı, yani SİTÜASYONİST ENTERNASYONEL arasında göründüğü ve zanaat olarak statüsü genelde inkâr edildiği zaman, kalıcı bir iş bölümü olmayan topluma çok yakındır.

Bizi doğru anlamayanlara, indirgenemez bir küçümsemeyle sesleniriz ki, sizin kendilerinizin yargıç olduğuna inandığınız sitüasyonistler, bir gün sizi yargılayacaklar. Bütün biçimleriyle dünyanın özelleş(tiril)mesinin kaçınılmaz tasfiyesi olan dönüm noktasını beklemekteyiz. Bunlar bizim hedeflerimizdir ve bunlar insanlığın gelecekteki hedefleri olacaktır.


Devamını okuyun...>>

siberpunk

1997 yılında yayınlanan manifesto 2003 yılında tekrar kaleme alınıyor. Buradaki kısım küçük bir bölümden ibaret. Ama araştıranlar muhakkak tamamına ulaşacaklardır. Belki birisi çevirir ve tamamını okuyabiliriz...

"bizler siberuzayda yaşarız,
heryerdeyiz,sınır tanımayız.

bizler değişik olanlarız.
bilgi okyanusunda yüzen teknik fareleriz.
biz bilgisayar sistemlerini hack ederek,gidebileceği en son noktayı araştıranlarız.
biz parktaki bankta,dizinde bilgisayarıyla oturarak en son sanal gerçekliği programlayan yetişkinleriz.

bizimki elektroniklerle doldurulmuş bir garajdır.bipleyen modemler,homurdayan yazıcılar ve bilgisayarlarla dolu bir mahzende yaşamayı seçeriz.
bizler gerçeği diğerlerinden daha farklı görenleriz."

christian kirtchev
Devamını okuyun...>>

DaDa Manifestosu 1918

Gazetecileri beklenmedik bir dünyanın
kapısına getiren bir sözcüğün - DADA -
büyüsü, bizim için hiçbir önem taşımıyor.

Bir manifestoya girişmek için A.B. C. 'yi istemek gerek, 1,2, 3'e karşı ateş püskürmek, sinirlenmek ve kanatları bilemek, fethedip yaymak için küçük ve büyük a'ları, b'leri, c'leri, imzalamak, haykırmak, sövmek, mutlak, çürütülemez bir açıklık biçiminde düzenlemek düzyazıyı, doruk noktasını ispatlamak ve nasıl bir yosmanın son kez belirmesi Tanrı'nın özünü ispatlarsa, işte öyle, yeniliğin yaşama benzediğini ileri sürmek. Varlığı akordeonla, manzarayla ve tatlı sözlerle çoktan ispatlanmıştı.
Kendi A. B. C.'sini dayatmak doğal bir şeydir, - dolayısıyla da acınacak bir şeydir. Herkes bir billurblöfineryemana biçiminde öyle yapar, para sistemi, ecza maddesi, ateşli ve kısır bahara çağıran çıplak bacak biçiminde. Yenilik sevgisi bir sevimli haçtır, çocuksu bir adamsendeciliği gösterir, nedensiz, geçici, olumlu işarettir. Ama bu gereksinim de eskimiştir. Sanata en aşırı sadelik itkisini - yeniliği - vererek, hoşça vakit geçirmeye karşı insanca ve sahici olunur, sıkıntıyı çarmıha germek için atılgan ve coşkulu. Işıkların kavşağında, tetikte, dikkatli, yılları pusuda bekleyerek, ormanda.

Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum,
Ama bazı şeyler söylüyorum, hem ben de ilkesel olarak
manifestolara karşıyım, tıpkı ilkelere de karşı olduğum gibi (ilkeler, her cümlenin manevi değeri için nicelik ölçüleri 1- fazlasıyla kolaycılık bu; yaklaşık değeri izlenimciler icat etti)

Bu manifestoyu, ayznı zamanda, tek ve taze bir solukta, karşıt eylemler yapılabileceğini göstermek için yazıyorum; bu eyleme karşıyım; sürekli çelişki için, olumlama içinde ne lehteyim ne alehte, ve açıklama yapmam, çünkü sağ duyudan nefret ederim.

DADA - işte düşünceleri ava götüren bir sözcük; her burjuva küçük bir oyun yazarıdır, değişik konular uydurur, kendi zeka düzeyine uygun oyun kişilerine - sandalyede oturan kozalara - yer açmaktansa, entrikayı - konuşan ve kendini belirleyen öyküyü - sağlamlaştırmak üzere, (uyguladığı psikanaliz yöntemine göre) nedenleri ya da
amaçları arar.

Her seyirci entrikacıdır, eğer bir sözcüğü açıklamaya (öğrenmeye!) uğraşırsa. Duvarları yılansı zorluklarla kaplanmış sığınağından, içgüdüleriyle oynanmasına göz yumar. Evlilik yaşamının mutsuzlukları da buradan doğar. Açıklamak: boş kafataslarının değirmenlerinde kızılgöbeklerin hoşça vakit geçirmesi.

Dada hiçbir anlam ifade taşımaz

İşe yaramaz geliyorsa ve hiçbir anlam taşımayan bir sözcük için zaman yitiriliyorsa... Şu kafalarda dolanıp duran ilk düşünce bakteriyolojik düzeydedir: sözcüğün etimolojik, tarihsel ya da en d2mdan psikolojik kökenini bulmak. Gazetelerden öğreniyoruz ki Kru zencileri kutsal bir ineğin kuyruğuna DADA adını veriyor. İtalya’nın bir bölgesinde kübe ve anneye DADA deniyor. Tahta at ve dadı, hem Rusçada hem Rumencede çifte evet: DADA. Bilgili gazeteciler bebeklere yönelik bir sanat görüyorlar onda, günümüzün öbür küçükçocuklarıçağıranisa ermişleri ise büyülttügü kreşlerde, meleklerin tavşanları gözlerde.
Böyle doğdu DADA, bir bağımsızlık topluluğa güvensizlik gereksiniminden. Bize özgürlüklerini korur. Hiçbir kuram tanım ve fütürist akademilerden, o biçimsel laboratuarlarından bıktık. Para kazan burjuvalara dalkavukluk etmek için mi Kafiyelerde para şıngırtısı duyuluyor, tonlamalar göbek kavisi boyunca kayıyor aşağı. Bütün sanatçı grupları, başka kuyrukluyıldızlara binerek sonunda bu bankaya vardı. Yastıklara gömülme, yeme içme ol açık.Burada verimli topraklara demir atıyoruz. Burada haykırmaya hakkımız var çünkü bi2 uyanışı yaşadık.

Enerjiden sarhoş olmuş hayaletleriz, umursamaz tene saplıyoruz üçdişli yabayı. Baş döndürücü tropik bolluğunda lanet selleriyiz biz, zamk ve yağmur bizim terimiz, kanıyoruz ve susuzluğu yakıyoruz bizim kanımız güç demek.

Kuru ve gürültücü, gürültücü ve monoton bir ilkelciliğe dönüş görüyorlar. Bir sözcüğe dayanarak duyarlılık inşa edilmez; her yapı, sıkıntı veren bir yetkinleşmeye yönelir, yaldızlı bir bataklığın durgun düşüncesine, görece insan ürününe. Sanat yapıtı, 'kendi kendindeki güzellik' olmamalıdır, çünkü ölüdür; ne neşeli ne üzgün, ne aydınlık ne karanlık; ermiş halelerin pastalarını ya da atmosferler arası kambur bir koşunun terlerini sunarak ya sevindirmek ya da kötü davranmak bireylere. Bir sanat yapıtı, yasa gereği, nesnel olarak, herkes için, hiçbir zaman güzel değildir. Demek ki eleştiri gereksizdir, eleştiri her birey için, yalnızca öznel olarak, ve en küçük bir genel nitelik taşımaksızın vardır. Bütün insanlığa ortak psişik temeli bulduk mu sanıyoruz? İsa'nın girişimi ve kutsal kitap, geniş ve iyilikçi kanatlarının altında şunları gizler: boklar, hayvanlar, günler. Şu sonsuz, biçimsiz çeşitler neyi yani insanı oluşturan kaosa düzen vermeyi nasıl isteyebiliriz ki? "Komşunu sev" ilkesi bir ikiyüzlülüktür. "Kendini tanı" bir ütopyadır ama daha kabul edilebilir niteliktedir çünkü içinde kötülüğü barındır. Acımak yok. Katliamın ardından bize arınmış bir insanlık umudu kalır. Hep kendimden söz ediyorum çünkü ikna etmek istemiyorum, başkalarını kendi ırmağıma sürüklemeye hakkım yok, kimseyi izimden gelmeye zorlamıyorum, hem herkes sanatını kendi yolu yordamınca ortaya koyar, eğer göğün katlarına ok gibi yükselen ye da kadavraların ve doğurgan kasılmaların çiçekleriyle dolu madenlere inen neşeyi biliyorsa.

Sarkıtlar: onları her yerde aramalı, acının büyülttüğü kreşlerde2, meleklerin tavşanları kadar beyaz gözlerde. Böyle doğdu DADA, bir bağımsızlık, topluluğa güvensizlik gereksiniminden. Bize bağlı olanlar özgürlüklerini korur. Hiçbir kuram tanımayız biz. Kübist ve fütürist akademilerden, o biçimsel düşünce laboratuarlarından bıktık. Para kazanmak ve kibar burjuvalara dalkavukluk etmek için mi yapılır sanat? Kafiyelerde para şıngırtısı duyuluyor, tonlamalar göbek kavisi boyunca kayıyor aşağı. Bütün sanatçı grupları, başka başka kuyrukluyıldızlara binerek sonunda bu bankaya vardı. Yastıklara gömülme, yeme içme olasılıklarına kapı açık.
Burada verimli topraklara demir atıyoruz.
Burada haykırmaya hakkımız var çünkü biz ürpermeleri ve uyanışı yaşadık.
Enerjiden sarhoş olmuş hayaletleriz, umursamaz tene saplıyoruz üçdişli yabayı. Başdöndürücü yeşilliklerin tropik bollugunda lanet selleriyiz biz, zamk ve yağmur bizim terimiz, kanıyoruz ve susuzluğu yakıyoruz, bizim kanımız güç demek.


Devamını okuyun...>>